Anı (Hatıra) Nedir, Anının Özellikleri

Anı (Hatıra) Nedir, Anının Özellikleri



Özel Yurtlar ve Fiyatları için tıklayınız..


Anı (Hatıra) Nedir?


Bir yazarın kendisinin veya yakın bir tanıdığının yaşa­dıklarını anlattığı yazılara anı (hatıra) denir. Yazar, olayları kendi bakış açısıyla anlatır. Anılar, yazan kişinin, yaşadığı dönem hakkında bilgi vermesi açısından önemlidir. Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yapan anılar, tarihçile­re yol gösterir. Anı türündeki yazılar, olayları yaşayan kişi tarafından kaleme alınmak zorunda değildir. Ünlü bir kişinin anılarını bir başkası kaleme alabilir. Anılar günlüklerden farklı olarak günü gününe yazılmaz, anlatılanların üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra kaleme alınır.

Anının Özellikleri

  • Bir kişinin tanık olduğu ve başından geçen olayları, olguları bilgilerine ve gözlemlerine dayanarak anlattığı düz yazı türüne anı denir.
  • İnandırıcılığı arttırmak için mektup, günlük, dergi, gazete gibi belgelerden yararlanılabilir.
  • İçtenlik, nesnellik anılarda aranan niteliklerdir.
  • Anılar; makale ve bilimsel yazılar gibi iddia ve ispat yazıları değildir.
  • Açık, yalın, samimi ve abartısız bir üslupla yazılır.
  • Anılarda birinci tekil kişi anlatıcı vardır, yani “kahraman anlatıcı” söz konusudur. Başka bir ifadeyle anlatıcı, yazarın kendisidir.
  • Anılar öğretici niteliktedir ve anılarda dil ağırlıklı olarak göndergesel işlevde kullanılır.
  • Nesnel olarak kaleme alınmış anılar tarihsel ve toplumsal olayların aydınlatılması için bir belge niteliği taşır.
  • Anılarda kişisel gözlem ve deneyimlerden yararlanılır.
  • Eski Yunan’da Ksenhop, Anabasis adlı yapıtıyla bu türün ilk örneğini vermiştir.
  • Fransız edebiyatında Saint Simon ve J. J. Rousseau bu türdeki eserleriyle ünlüdür.

Türk edebiyatında Anı


Türk edebiyatında ilk anı örneği Babür Şah’ın yazdığı Babürname’dir. Türk edebiyatında “anı” türündeki eserler Tanzimat’tan sonra yaygınlaşmış, asıl gelişimi Cumhuriyet döneminde göstermiştir.

Anının Türündeki Önemli Eserler

Anı Örneği


MAVİ SÜRGÜN - Halikarnas Balıkçısı

Batı göğünde, günün ufka veda edişi turuncu ve kıp­kızıl çizgiler çekmişti. Onların üstünde Bodrum Kalesi kapkara bir siluet keskinliğinde yükseliyordu. Şiddetli bir içgüdüyle avludan dışarıya fırladım. Aceleyle bir dükkana koştum, bir büyük su kovasıyla bir kuyu ipi al­dım. Avluya seğirttim. Kuyudan kova kova su çektim. Kovalar dolusu suları cömert cömert kayrak taşlarına savurdum. Denizden doldurdum savurdum, kuyudan doldurdum savurdum. Gene denizden, gene kuyu­dan, fısıl fısıl savurdum. O dakika biri karşıma çıkıp da”Yahu sen deli misin? Bu suları neye savurup duru­yorsun böyle?” dese, mutlaka ben, adama deli midir? diye bakar; “Görmüyor musun, suları savurmayıp da ne yapayım? Gönül suları bunlar, elimden avluya sa­vurmak geliyor. Taşlar sulara kansın; elimden gelse, ta göklere, yıldızlara savuracağım, serin serin, gözleri açılsın da neşeyle gülsünler!” yollu gönül cevabı verir­dim. O kayrak taşları, o evin, duvarları, o deniz kenarı, orada oldu olasıya böyle şey görmemişlerdi herhalde. Döktüğüm sular belki bir özgürlük duygusunun sonu­cuydu; belki bir yaratma özleyişinin ya da bir eskiyi, bir işi, bir karanlığı yıkma isteği; belki de bir şükran ödevi ya da bir kendini verme, bir gönülden kopma, gönülden akmaydı bu. Yaratıklarda an olur hiç akıl ve mantıkla açıklanamayacak gizemli davranışlar olur. Yu­karıda, belki şuydu, belki buydu diye yazdım, belki de o saydıklarımın hepsiydi. O su savuruşumu en ufak ayrıntısına kadar hatırladığım halde, o akşam yemek yiyip yemediğimi hiç hatırlamıyorum.


Taban Puanları için tıklayınız.


Bu İçeriğe Emoji İle Tepki Ver

0
1
0
1
0
0

Yorum Yap

Yorumlar 0